23 Ekim 2010 Cumartesi
22 Ekim 2010 Cuma
İstanbul'u terk ediş: Uçağa giderken
Tükendiğini hissediyordu. Elindeki Cevdet Bey Ve Oğulları kitabına yoğunlaşıp dününü bugününü ve yarınını unutmaya çalışıyordu. Uykusuzluğun verdiği halsizlik hissini de ekleyince, yaşama isteğini büsbütün yitirmiş kızın durumu, yüzüne bakıldığında 3 saniye içinde anlaşılabilecek durumdaydı.
Sabiha Gökçen Havaalanı'na geldi. Uçağın kalkmasına bir buçuk saat vardı. Zaten alan da fazla kalabalık değildi. Durdu, cebinden sigarasını sakladığı çantayı çıkardı. Sevdiği'nin ona verdiği sigara paketinden bir tanesini aldı. Rüzgarın tüm engellemelerine rağmen çakmakla sigarayı yaktı. Sigarayı içine çekti. Hayır olmadı. Bir daha çekti. Bir daha denedi. Yarım yamalak hayatında yaktığı sigara bile tam ateş almamıştı. Hırsla bir kez daha denedi. Ve içmeye devam etti. Bir gün içinde hava 10 derece birden soğumuştu. Üşüdü. Siyah pardesüsüne daha bir sıkı sarıldı. Hâlâ üşüyordu, aldırmadı. İçmeyi sürdürdü. Telefon elinde, birisinin aramasını bekliyordu. Birisi aramıyordu.
Daha fazla üşümek istemedi. Kahvaltı etmemişti. Açlık hissetti, belki halsizliğime iyi gelir diye Burger King'e uğradı. En büyük boy menuden aldı. Çabucak doydu. En büyüğünü aldığına pişman oldu. 'Hayatım gibi ziyan oldu' dedi. Kalktı, havaalanının içinde dolandı. Sonra bekleme salonuna geçti. Kitabını alıp okumaya çalıştı. Zaten çalmayan telefonunu kapattı. Uçağa giriş saatinin geldiğini görünce, kapıya yöneldi. Yerine geçti. Pegasus uçağıyla 9'uncu sırada, pencere kenarındaki A koltuğuna oturdu. O an, her zamanki gibi uçağın düşeceğini hayal etti. Düşüp öleceğini. Sonra bundan korkmadığını fark etti. Eskisi gibi korku hissetmiyordu. Arkasında bırakacaklarının ne hissedeceğini de düşünmüyordu. Gereksizdi artık, önemsizdi.
Uçak hareket etti. Ölüme gidiyorum şimdi diye düşündü. Öleceğim belki. Yorgunluğuna yenildi, uçağın yere doğru çakıldığını düşünerek uykuya daldı.... Gözlerini açtığında hostesin İzmir Adnan Menderes Havaalanı'na iniş yapıldığını bildiren anonsunu duydu.
"İşte geldik" dedi. Hatıralarla dolu bir şehri terk edip, bir başka hatıraların olduğu şehre geldik!...
Sabiha Gökçen Havaalanı'na geldi. Uçağın kalkmasına bir buçuk saat vardı. Zaten alan da fazla kalabalık değildi. Durdu, cebinden sigarasını sakladığı çantayı çıkardı. Sevdiği'nin ona verdiği sigara paketinden bir tanesini aldı. Rüzgarın tüm engellemelerine rağmen çakmakla sigarayı yaktı. Sigarayı içine çekti. Hayır olmadı. Bir daha çekti. Bir daha denedi. Yarım yamalak hayatında yaktığı sigara bile tam ateş almamıştı. Hırsla bir kez daha denedi. Ve içmeye devam etti. Bir gün içinde hava 10 derece birden soğumuştu. Üşüdü. Siyah pardesüsüne daha bir sıkı sarıldı. Hâlâ üşüyordu, aldırmadı. İçmeyi sürdürdü. Telefon elinde, birisinin aramasını bekliyordu. Birisi aramıyordu.
Daha fazla üşümek istemedi. Kahvaltı etmemişti. Açlık hissetti, belki halsizliğime iyi gelir diye Burger King'e uğradı. En büyük boy menuden aldı. Çabucak doydu. En büyüğünü aldığına pişman oldu. 'Hayatım gibi ziyan oldu' dedi. Kalktı, havaalanının içinde dolandı. Sonra bekleme salonuna geçti. Kitabını alıp okumaya çalıştı. Zaten çalmayan telefonunu kapattı. Uçağa giriş saatinin geldiğini görünce, kapıya yöneldi. Yerine geçti. Pegasus uçağıyla 9'uncu sırada, pencere kenarındaki A koltuğuna oturdu. O an, her zamanki gibi uçağın düşeceğini hayal etti. Düşüp öleceğini. Sonra bundan korkmadığını fark etti. Eskisi gibi korku hissetmiyordu. Arkasında bırakacaklarının ne hissedeceğini de düşünmüyordu. Gereksizdi artık, önemsizdi.
Uçak hareket etti. Ölüme gidiyorum şimdi diye düşündü. Öleceğim belki. Yorgunluğuna yenildi, uçağın yere doğru çakıldığını düşünerek uykuya daldı.... Gözlerini açtığında hostesin İzmir Adnan Menderes Havaalanı'na iniş yapıldığını bildiren anonsunu duydu.
"İşte geldik" dedi. Hatıralarla dolu bir şehri terk edip, bir başka hatıraların olduğu şehre geldik!...
21 Ekim 2010 Perşembe
Orhan Pamuk- cevdet bey ve oğulları...
Bir Orhan Pamuk'tur gidiyor. Son zamanlardaki en favorilerimden... Bana ilham veren isimlerden. İleride bir kitap çıkarma cüretini gösterirsem, bunda Orhan Pamuk ve yazdığı kitapların payı büyük olacak, söyleyeyim...
Tek bir görevin var senin:
O da bu hayatı devam ettirmek. Nasıl, ne şekilde, ne yaparak sürdüreceğin hayatını, senin seçimine kalmış. Ama devam edeceksin yolu yürümeye. Yok başka seçeneğin. Varlığının gereği budur senin!
20 Ekim 2010 Çarşamba
Neden ölmek istedim?
Yalnızlıktan. Dünyada yapayalnız olduğun, 'dan' diye yüzüne çarpıldığı, tüm kapıların kapandığı, aradığın tüm insanların kendi keyfinde, kendi dünyalarında olduğunu görüp sana hiç mi hiç ihtiyaç duymadıklarını hissettiğin ve her birinin, bir bahane ile sana 'Sonra konuşalım mı' dedikleri ve senin, dımdızlak ortada kaldığın zaman...
İnsan böyle bir zamanda ölmek ister mi? İster...
Ekimin kötü bir ay olduğunu söylemiştim... Bir dolu tatsız anıların üstüste gelerek hayatımı daha da çekilmez hale getireceğini hissediyordum. Oldu da. Beklendiği gibiydi. Birbiri ardına darbe yiyip duruyorum her köşeden. Yara bere içinde vücudum. Depresyon, sinir krizleri, ağlama nöbetleri, uyku komaları, intihar düşünceleri, mutsuzluk ağrıları, ları ları ları...
Ve dayanılmaz raddeye gelip çıldırma noktasında yardım istercesine bir ses duymak istiyor insan telefonun diğer ucundan... Sevdiği adamı arıyor. Arkadaşlarıyla eğleniyor o adam. Fonda kahkahalar eşliğinde kimlerle oturduğunu, ne yaptıklarını anlatıyor sana. O noktada iyi eğlenceler, dilemekten başka bir seçeneği yok insanın. En 'seni anlayacağını' düşündüğün insan anlamıyor seni. Belli ki seni tamamen çıkarmış kendi yeni dünyasından. Yeni arkadaşlarıyla yeni bir hayat kuruyor. İhtiyacı yok sana. Eskiden dertleşirdiniz hiç olmazsa. Artık dertleşmiyorsunuz da. Kendisine başka dert ortağı, hayat arkadaşı bulmuş bu insan. Diğer arkadaşlar da uymuşlar, güzel bir grup oluşturmuşlar. Sen her halükarda dışlanmışsın zaten. Fazlalıksın onların eğlencesinde. Seni bir çağırma zahmetinde bile bulunmamışlar üstelik!
Okuldan bir arkadaşımı aradım sonra. Moralimin bozuk olduğu zamanlar telefonlaşır, güler şakalaşır, kendime gelirdim bir nebze de olsa. Çoğu zaman duymaz benim telefonumu. Ama iyi niyetli düşünerek derim ki, bilerek yapmaz, gerçekten de duymamıştır. Bazen döner geriye. Ama olur, bazen de unutur. Ben ararım tekrar. Sorun yok... Aradım, büyük bir umutla. Açtı. "Pınar'ın doğum günündeyiz, burası çok gürültülü, sonra konuşalım", dedi. "Tabi, olur," dedim. Dedim ama benim şu anda ihtiyacım var konuşmaya.
Sonra dedim ki, ailemi arayayım, onların sesini duyayım, biraz da olsa rahatlarım. Aradım. Halam çıktı telefona. "Dedeni yatırıyorum şimdi, sonra ara" dedi. Kapadım telefonu. Konuşmak istediğim hiç kimse müsait değildi işte. Herkes ayrı hayatlarında. Hayatımdaki insanların hayatında ne kadar da önemsizmişim oysa. İşte anladım. Bugün bunu anladım...
Yürüyorum, eve doğru geliyorum. Rüzgar vuruyor yüzüme. Ağlamak istiyorum. Bırakıp kendimi, yığılıp kalacağım yolun ortasında... Zorla geliyorum eve. Geldim. Konuşmaya mecalim yok. Göz kapaklarım zorlanıyor, tutamıyor gözyaşlarımı. Odama giriyorum hiçbirşey demeden. Odama girip, sessiz çığlıklar atıyorum. Sesimi duymasınlar istiyorum. Sinir krizi geçiriyorum. Annem mutfaktan yan tarafımdaki odaya doğru geçiyor. Beni duymuyor. Ağbime seslenerek 'bana biraz yardım eder misin?' diyor. Onlar da kendi başlarının çaresine bakıyor. Uzun zamandır mutsuz hayatımı, onlara yansıttığım ve mutsuzluğumun nedeni onlarmış gibi davrandığım için tabi, onlar da uzaklaşmışlar benden. Ben yokmuşum gibi devam edebiliyorlar hayatına.
Devam ediyorlar, ama ben devam edemiyorum yaşamıma. Ağır geliyor herşey, paylaşmaya ihtiyacım var, ama yok etrafımda hiç kimse. Çaresiz, sessiz sessiz ağlıyorum zavallı halime....
İşte ölmeyi en çok şuanda istiyorum. Çok ağlayan olmaz arkamdan nasıl olsa.
Çok iyi biriydi, Allah rahmet eylesin. Ruhuna Fatiha...
İnsan böyle bir zamanda ölmek ister mi? İster...
Ekimin kötü bir ay olduğunu söylemiştim... Bir dolu tatsız anıların üstüste gelerek hayatımı daha da çekilmez hale getireceğini hissediyordum. Oldu da. Beklendiği gibiydi. Birbiri ardına darbe yiyip duruyorum her köşeden. Yara bere içinde vücudum. Depresyon, sinir krizleri, ağlama nöbetleri, uyku komaları, intihar düşünceleri, mutsuzluk ağrıları, ları ları ları...
Ve dayanılmaz raddeye gelip çıldırma noktasında yardım istercesine bir ses duymak istiyor insan telefonun diğer ucundan... Sevdiği adamı arıyor. Arkadaşlarıyla eğleniyor o adam. Fonda kahkahalar eşliğinde kimlerle oturduğunu, ne yaptıklarını anlatıyor sana. O noktada iyi eğlenceler, dilemekten başka bir seçeneği yok insanın. En 'seni anlayacağını' düşündüğün insan anlamıyor seni. Belli ki seni tamamen çıkarmış kendi yeni dünyasından. Yeni arkadaşlarıyla yeni bir hayat kuruyor. İhtiyacı yok sana. Eskiden dertleşirdiniz hiç olmazsa. Artık dertleşmiyorsunuz da. Kendisine başka dert ortağı, hayat arkadaşı bulmuş bu insan. Diğer arkadaşlar da uymuşlar, güzel bir grup oluşturmuşlar. Sen her halükarda dışlanmışsın zaten. Fazlalıksın onların eğlencesinde. Seni bir çağırma zahmetinde bile bulunmamışlar üstelik!
Okuldan bir arkadaşımı aradım sonra. Moralimin bozuk olduğu zamanlar telefonlaşır, güler şakalaşır, kendime gelirdim bir nebze de olsa. Çoğu zaman duymaz benim telefonumu. Ama iyi niyetli düşünerek derim ki, bilerek yapmaz, gerçekten de duymamıştır. Bazen döner geriye. Ama olur, bazen de unutur. Ben ararım tekrar. Sorun yok... Aradım, büyük bir umutla. Açtı. "Pınar'ın doğum günündeyiz, burası çok gürültülü, sonra konuşalım", dedi. "Tabi, olur," dedim. Dedim ama benim şu anda ihtiyacım var konuşmaya.
Sonra dedim ki, ailemi arayayım, onların sesini duyayım, biraz da olsa rahatlarım. Aradım. Halam çıktı telefona. "Dedeni yatırıyorum şimdi, sonra ara" dedi. Kapadım telefonu. Konuşmak istediğim hiç kimse müsait değildi işte. Herkes ayrı hayatlarında. Hayatımdaki insanların hayatında ne kadar da önemsizmişim oysa. İşte anladım. Bugün bunu anladım...
Yürüyorum, eve doğru geliyorum. Rüzgar vuruyor yüzüme. Ağlamak istiyorum. Bırakıp kendimi, yığılıp kalacağım yolun ortasında... Zorla geliyorum eve. Geldim. Konuşmaya mecalim yok. Göz kapaklarım zorlanıyor, tutamıyor gözyaşlarımı. Odama giriyorum hiçbirşey demeden. Odama girip, sessiz çığlıklar atıyorum. Sesimi duymasınlar istiyorum. Sinir krizi geçiriyorum. Annem mutfaktan yan tarafımdaki odaya doğru geçiyor. Beni duymuyor. Ağbime seslenerek 'bana biraz yardım eder misin?' diyor. Onlar da kendi başlarının çaresine bakıyor. Uzun zamandır mutsuz hayatımı, onlara yansıttığım ve mutsuzluğumun nedeni onlarmış gibi davrandığım için tabi, onlar da uzaklaşmışlar benden. Ben yokmuşum gibi devam edebiliyorlar hayatına.
Devam ediyorlar, ama ben devam edemiyorum yaşamıma. Ağır geliyor herşey, paylaşmaya ihtiyacım var, ama yok etrafımda hiç kimse. Çaresiz, sessiz sessiz ağlıyorum zavallı halime....
İşte ölmeyi en çok şuanda istiyorum. Çok ağlayan olmaz arkamdan nasıl olsa.
Çok iyi biriydi, Allah rahmet eylesin. Ruhuna Fatiha...
6 Ekim 2010 Çarşamba
Ekim... Sonbahar - hayatımın sonbaharı -
Ekim'in birçok anlamı oldu benim için... Hatırlamak zorunda olduğum bir dolu anılar silsilesi yaşadım bu ayda. Yaşadım, hâlâ yaşıyorum. Nasıl geçtiğini anlayamadığım 5 gün. Bitişler, başlangıçlar... bitmek üzere olanlar. Havalar soğudu. Yazmaya başladım. Daha çok düşünmeye başladım. Ama yazmak için düşünüyorum bu sefer. Zaaflarımla mücadele ediyorum, yapmak zorunda olduklarımı yapıyorum. Ve vakit geçiyor...
Mevsimle o kadar paralel gidiyor ki hayatım... Mesela güneşi daha az görmeye başladı insanlar. Ben de öyle. Daha az gülüyorum. Üşüyorum... Yalnız hissediyorum. Daha karanlık görüyorum etrafı. Geleceği. Önümü...
Yeni başlangıç diyorum ya, hastalıklarımdan kurtulmam da gerekiyor önce. O güneş tekrar doğacak. Ama sonbahar, kışın habercisi. Önce sonbaharı, sonra kışı atlatmak gerek. Belki ondan sonra önümüzü görmeye başlarız da.. Belki.
Mevsimle o kadar paralel gidiyor ki hayatım... Mesela güneşi daha az görmeye başladı insanlar. Ben de öyle. Daha az gülüyorum. Üşüyorum... Yalnız hissediyorum. Daha karanlık görüyorum etrafı. Geleceği. Önümü...
Yeni başlangıç diyorum ya, hastalıklarımdan kurtulmam da gerekiyor önce. O güneş tekrar doğacak. Ama sonbahar, kışın habercisi. Önce sonbaharı, sonra kışı atlatmak gerek. Belki ondan sonra önümüzü görmeye başlarız da.. Belki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

