12 Temmuz 2012 Perşembe

kadının gidişi


Bağırdı. Sesi bitene kadar bağırdı. Çığlıkları tüm evin içinde dolaştı ve sokağa taştı. Herkes sanki sağır olmuştu. Kadının saatlerce süren çığlığını kimsecikler duymadı. Kadın bağırdı, etrafına baktı. Gözyaşları eşlik etti önce kadına ama sonra onlar da yalnız bırakıp gittiler yoluna. Kadın bağıra bağıra düştü yere. Mutfağın taştan dikdörtgenlerine değdi çıplak ayakları. Sonra gövdesi sonra da nihayet pes eden başı. Saçları darmadağındı. Yüzü paramparçaydı. Nefessiz kaldı. Yığılı kaldı. Ruhu içeride bir yerde mahsur kaldı. Öyle can verdi yerde. Çaydanlıktı şahitlerden biri. Acı içinde dinledi o gitgide tükenen sesi. O da acıdı içinde. İzledi tek gözüyle sadece. Elinden yas tutmak gelirdi sadece. Kızdırdı kendini, kızdı, kızdı sonra fokurdattı içindeki suyu. Su dayanamadı bu sıcağa, başladı kaynamaya. Taştı taşabildiğince. Suları söndürdü altında yanan ateşi. O da sessizliğe eşlik etti sonra. Kapadı gözlerini, dua etti kadına.
Rüzgar hissetti bir şeyleri, usulca girdi pencereden içeri. Baktı etrafına, gördü yerde yatan çaresizi, gitmişi... ilerledi, kadının yüzüne ufak ufak esti, güle güle der gibi. Üzüldü. Gidene yapacak hiç bir şey yoktu, biraz bekledi. Sessizliği dinledi. Belki bir kıpırtı görürüm diye bekledi. Düştü omuzları yere, ufak bir ıslık saldı sessizliğe... döndü arkasına, öfkeyle terk etti evi. Açık kapı, öfkenin hışmıyla çarptı kapandı gürültüyle.

29 Mayıs 2012 Salı

Rastgele

Şimdi içimdeki küçük kız sürekli dürtüp duruyor beni harekete geçmem için... "Birşeyler yap" diyor. "Hayatının elinden kayıp gitmesine izin verme. Dur, bir bak kendine, çevrene. Kim nereye gidiyor, bak ama sonra daha bir inatla, daha da hırsla devam et yaşamaya. Seni devirmeye çalışan rüzgarla inatlaş."

"Sus" diyorum. "Kafamı karıştırma. Elimden gelmiyor dik durmak. Kapılıp gidiyorum, rüzgar devam edene kadar sürükleneceğim. Elbet dinecek bu fırtına. Kabul etmeli bazan. Kader diyorlar buna. Yok çaresi. Sistemin içindesin, sistem seni istediği kıvama getirecek. Ancak o durmak istediğinde duracaksın. Sonra bakacaksın kayıplarına, kalanlarına, yaralarına."

Gibi didişip duruyorum bu laftan anlamaz kızcağızla. Anlamıyor, anlatamıyorum. O konuşuyor, ben konuşuyorum. Sonra da çatışmalar, kavgalar. Sonra sessizlik...

Sonra susuyorum. Her şeyi durduruyorum. Boz bulanık bir toz bulutu içinde, kendi etrafımda bir daire çiziyorum. dönüyor, dönüyorum. Otuz yılı geride bırakıyorum. Nice kördüğümler içinde kaybolduğum kesik kesik anlar birbiri ardına ekleniyor, ekleniyor. Anılar anılarla birleşiyor, bir zaman çizgisi haline gelip etrafımı kuşatıyor. Oradan buraya geliyorum.O gün gelip çatıyor, otuz yaşına basıyorum...

Bir araya gelip 'kutlama yapmak zorunda' hisseden arkadaşlarımdan kaçıyor, sözde mutluluklardan yalnız mutsuzluklarımı yaşamayı tercih ediyorum. İç sesimle birlikte, otuz yılımla buğulanmış gözlerle, keşke yanımda olsa dediğim hayali sevgilerimi de koluma takıp yürüyorum, yanlışlıklarımı, hatalarımı düşünüyorum. Ben geçmişindeki mutluluklarında yaşama hastalığına takılmışım, fasit dairede dönüp dönüp duruyorum.

Aramasını beklemediğim adam aramıyor beni... Ben yine de beklemediğimi beklemiyorum. Sabırsızlıkla kulak veriyorum telefonumun sessizliğine. Yokluğuna alışamıyorum, yokluğunu düşünemiyorum. İmkansız olan dönüşünü bekliyorum. Onunla da olmayacak, onu da biliyorum. Ama onu sevmeye de devam ediyorum.

Sonra sabah oluyor. Gözlerimi açıp, ne kadar daha uyuyabileceğimin hesabını yapıyorum. Başka çaremin olmadığını görünce açık gözler ama uyuyan bedenimle yatağıma veda edip yine zor ve yaşadığıma pişmanlık duyacağım bir gün için hazırlanmaya başlıyorum. Yine 'Bu kez geç kalmayacağım' diyorum. Hep koşarak ve ter içinde servise yetişiyorum. "Bugün sakin olacağım, gereksiz sinirlenmeyeceğim" sözünü veriyorum tabii ki. Saçmasapan bağırıp kavga ediyorum önüme gelenle her zaman olduğu gibi. Duramıyorum yerimde, basıyorlar bana... Kalkıp uzaklaşıyorum. hava alayım diye yürümeye başlıyorum bir süre. Sonrageri dönüyorum, aynı sıkılganlık içinde ne zaman sona ereceğini düşünüyorum bu işkencenin.

Sonra akşam oluyor. Bir hüzün, tükenmişlikle eve atıyorum kendimi.

İlla ki devam ediyorum yaşamıma. Yani, yaşamak buysa..


Rastgele...









19 Nisan 2012 Perşembe

sen onu severken



 “Yağmurda ıslanmayı sevmiyorum ben.” Israrla söylüyorum bunu. Sırılsıklam olmak istemiyorum. Ama bugün başka. Bugün ıslanmak istedim yağmurda. Herkesin kaçarcasına sığınacak yer aradığı ıslak ve karanlık yollarda yürümeye başladım. Bu akşam sevdim yağmuru.
Neden sevmediğimi düşündüm sonra. Yağmur yalnızlığımı hatırlatıyordu bana. En güzel anlarımı paylaştığım insanların artık olmadığını, o anların da yavaş yavaş yalanlaştığını yüzüme vuruyordu yağmur.
Yağmur yağdıkça ağlıyordum.
Ağlamak ağlamak, ağlayarak içimi akıtmak…

***

Telefon çaldı.
İsmini ekranda görünce heyecanlandım yine.  Uzun zamandır olduğu gibi, yine kesik kesik konuşmaya başladık. Sen konuştun, ben hiç unutmak istemediğim sesini hafızama kazıdım nefes nefes. Sen anlattın.. Eski eşyalarını temizlediğini, kitaplarının arasında bir mektup bulduğunu, mektubu okuduğunu…
Sessizleştim. Yüzüm düştü, sen fark etmedin. Onu anlatıyordun. Onunla yaşadıklarını anlatıyordun yine.
Benimle onu yaşamaya devam ediyordun.
Ne dememi beklediğini düşündüm, bilemedim. Ne diyeceğimi de bilemedim, bir şey demedim.

***

Yağmuru çok sevdiğini biliyorum. Bana seni hatırlattığı için yağmuru sevmiyorum.

***

Aslında yağmuru çok seviyorum. Sevmiyorum dediğim birçok şeyi aslında çok seviyorum. Kendimi ikna etmeye çalışıyorum sevmediğime.
Bu karanlık ve yağmurlu ve sessiz havalar bana hep seni hatırlatıyor.
Nasıl anlatsam, aslında ben seni hiç unutamıyorum.

***


Unuttum seni. Hayatıma kaldığım yerden devam ettim her gün. Sen diye biri yokmuş gibi yürüdüm yollarda. Sabah seni düşünmüyor gibi kalktım yataktan, giyindim ve çıktım evden her gün. Sana söylemiyormuş gibi dinledim müzikleri. Aynı gökyüzüne baktığımı düşündüğüm biri yok dedim. İsmin hecelendiğinde kalbimin acıdığı bir an yaşamamışım gibiyim. Çok kötü şeyler geldi başıma, çok güzel anılarım oldu. Onları paylaşmak istediğim birine ihtiyaç duymadım.
Sen böyle hisset istedim. Ben bunların hepsini mış gibi yaptım.
Ama aslında ben seni hiç unutmadım.

***
Telefon çaldı. İsmini görünce heyecanlandım yine. Ben o telefonu açtım.
Ama sen açtığımı hiç bilmedin.
Sen açtığımı bilme istedim. Benimle onunla konuşuyormuş gibi konuşma istedim.
Sonra sen beni bir daha hiç aramadın. Ama ben hep seninle konuştum.

Sen onu severken…

18 Ekim 2011 Salı

yağmur bu sözcükleri getirdi bu gece hayatıma

Belleğimde donup kalmış fotoğraf kareleriyle geçmiş ve şimdi arasında dolaşırken, hayatıma dahil olan yeni yüzleri tedirgin bir bakış içerisinde kabullenmeye çalışıyorum. Yeniyi her zaman olduğu gibi önyargıyla karşılıyorum. Ve daha önceki zamanlarda olduğu gibi, giden birinin yerini birkaç kişiyle doldurmaya çalışıyorum.
Güne yazların sıcak güneşiyle uyandığım umutlu uyanışlarım geride kaldı. Şimdilerde yine umut var ama yağmurlu, karanlık sabahlarda, karamsar hafif de hüzün kokan ‘umut kırıntıları’ barındırıyorum. Gidenleri daha çok hatırlatıyor bu hava. Ama ‘Her şeye rağmen devam, yürümek zorundasın’ diye mırıldanıyor bana yağmur damlaları.
Sevdiklerim çok çok uzaklarımda. Kimi sevenlerim… Belki de yok denecek kadar uzakta. Yalnızlığıma bir dost arıyorum okuduğum kitaplarda. Ya da makinamla, çektiğim fotoğraflarda.
Buna şükür, demeye korkuyorum, elimde kalan güzellikler de kayıp gidiverecek gibi duruyor avucumda. Gidişlere ağlıyorum. Ama içimden. Dayanamam dediğim acıları yaşayanlara teselli olmamak da koyuyor adama.
Üzülüyorum. Üzüyorum da. İstemiyorum ama kabulleniyorum sonra. Ya kırılacak, ya kıracaksın. İçim acıyor, başka çare bulamıyorum. Ufak mutluluklar gelip geçiyor önümden. Belki bir süre mola veriyor yanı başımda. Eğleniyor, gülüyoruz. Sonra o öldürücü sessizliğin gölgesi düşüp kalıyor gözlerimizin perçeminde. Karanlıkta aydınlanan ampuller gibi yapay bir ışıkla önümüzü görmeye çalışıyor, topallayıp devam ediyoruz yolumuza…

12 Ekim 2011 Çarşamba

Bu tembel kediden yok hiç bir farkım....

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Hiçbir rastlantı rastlantı değildir!


Bir zamanlar sıklıkla uzun uzun sohbetler gerçekleştirdiğimiz, ama şimdilerde bazı nedenlerden dolayı birbirimize cümleler dahi kurmaktan imtina ettiğimiz bir arkadaşımın demirbaş sözlerinden biridir bu. Zamanında sık sık ‘tesadüf ve şans’ üzerine yorumlar yapardık. Ben, hayatta tesadüfün de şansın da varlık gösterdiğini ve iki kavram arasında büyük ayrımlar olduğunu diretirken o her iki kavramı da inkar etmek konusundaki ısrarına devam ederdi.

Geçenlerde önemli bir holdingin CEO’su ile gerçekleştirdiğim bir söyleşi esnasında tekrar duydum bu cümleyi. İçinde başka anlamlar yüklüydü, başka nedenlerden dolayı sarf edilmişti. Ama insanoğlunun tuhaf bilinçaltı oyunlarından birine maruz kalarak maziye doğru bir yolculuğa çıkmıştım bile bu cümle üzerine.

Mühendislikte giriş teoremiymiş bu cümle, CEO’nun söylediğine göre…

İçinde mühendis geçen bir cümle, bana hep somut, gerçek, net sözcüklerinin çağrışımını yaptığındandı herhalde, bir anda benimseyip boyun eğiverdim bu söyleme… Rastlantı benim için kurgusal, gerçekliğini yitirmiş bir anlama bürünüverdi birdenbire.

Rastlamak, denk gelmek, anlamlandıramadığımız hadiseleri elbette ki bir nedene bağlamış olmak için de ‘ne kadar büyük bir rastlantı’ deyiverir, şaşkınlığımızı böyle bir nida ile bağlamış oluveririz işte…

Yıllardır görmediğimiz bir insan neden çıkıverir birdenbire, koskoca dünyada karşımıza?

Hiç ummadık bir zamanda geçmişten gelen hiç ummadığımız bir anı neden canlanıverir düşüncemizde?

Binmemiz gereken bir otobüse yetişmeye çalışırken üzerimize kahve dökülüp yolumuzu değiştiriveririz ve o anda hayat eşinle karşılaşıverirsin parkta…

Ya da bir restoranda yanlışlıkla erkekler tuvaletine girersin ve sürprizJ sence bir tesadüf, bir rastlantı mıdır bu?

Ben ve sen…

Rastlantı olarak adlandırdığım (ız) ne de çok şey yaşamışızdır geçmişte…

İki gündür kafamın içinde bu cümle yankılanıp duruyor. Attığım her adım, yaptığım her hareket, öteki ‘ben’in bu söylemi kulağıma bağıra çağıra söylemesine neden oluyor.

Biliyoruz, ama bazen unutuyoruz. Bu hayat, o kadar devasa boyutta gizem unsuru taşıyor ki içinde, biz ancak çok küçük bir parçasını fark edebiliyoruz. Zaten çoğu zaman da bakmasını, görmesini bilemiyoruz, hissedemiyoruz, bize sunulan işaretlerin üzerine basıp, onları ezip geçiyoruz…

Sonra da pek çoğu nedensiz ve anlamsız olmak üzere isyan ediyoruz, küsüyoruz, üzülüyoruz…

Gerek yok. 

Sadece daha hisli yaşa, yaşadığının farkına vararak yaşa.

Karşına ‘rastlantı’ olarak nitelendirebileceğin bir şey çıktığında, ‘bunun bir rastlantı olmadığını’ ayrımsa… O rastlantının ilerleyen zaman dilimi içinde karşına çok daha farklı bir formatta çıkacağını unutma. Olaya bu açıyla bak…

Mutlu olmak istiyorsan, bunu mutlaka yap…

24 Ağustos 2011 Çarşamba

'Gerçek' denen şey gerçek midir?

Bir film geldi aklıma... 60'lı yılların kült filmidir. İsmi lazım değil. Adamın biri, hayatını fotoğraf çekerek kazanmaktadır. Döneminin de ünlülerindendir. Çevresinde birçok güzel kız vardır... Para, pul, şöhret... Neyse, bunlar önemli değil.

Bu adam, sağda solda fotoğraf çeker... Güzel olanı, gerçek olanı dondurarak karanlık odasına hapseder, sonra onlara birer kağıt parçasında tekrar hayat vererek bir nevi ölümsüz kılar. Derken birgün başına tuhaf birşey gelir...
Bu adam, yine böyle ölümsüzleştirecek kareler aramaktadır. Bol yeşillikli bir parkın ortasında, doğanın güzelliklerine kendi gözüyle yeniden can verme uğraşı içindedir gördüklerine. 'Gerçek'liklere...

Fotoğraflar karanlık odada hayat bulurken, adamın gözüne bir görüntü takılıverir. ağaçların arasında elindeki silahı bir adama doğrultmuş bir kadın görünmektedir.

Adam dehşete uğrar. Acaba yanılsama mı diye fotoğrafı büyütür, tekrar bakar. Olmadı büyüteç alır eline bir daha bakar, bir daha bakar. İnanılmaz, orada silahlı bir kadın durmakta...

Koşarak çıkar evden, olay mahaline, o parka gider ve bir iz arar cinayete dair. lakin bulamaz. Böyle birşey yaşanmamış gibidir...

Film bu olay üzerine kurgulu... Adam, filmin sonuna kadar farkında olmadan tanıklık ettiği cinayete dair ufacık da olsa bir iz bulmak için uğraşır durur. Uğraşır ama bulamaz...

Kafayı yeme noktasında hem adamın hem de izleyicinin kafasında 'gerçek' denen algının anlamı sorgulanır...

****

Yoksa siz de mi aynı sorgulama içine düştünüz?

Sizin de sizden başka kimsenin bilmediği, duymadığı, görmediği gerçekleriniz mi var?

Peki kimsenin bilmediği gerçek, gerçekten var mıdır?

Bilinmezlik gerçek midir? Yoksa gerçek olması için bilinmesi mi gerekir?

Peki siz çevrenizdekilerin sizi bildiği, tanıdığı kişi misiniz?
Yoksa çevrenizdekilerin tanıdığının aksine apayrı bir kişilik misiniz?

O halde siz gerçek misiniz?


7 Haziran 2011 Salı

Her İnsan Öldürür Sevdiğini

Her insan öldürür gene de
sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!

Kimisi aşkını gençlikte
öldürür,
Yaşını başını almışken kimi;
Biri Şehvet'in elleriyle
boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.

Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı;
Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür
sevdiğini,
Gene de ölmez insan.

Oscar Wilde

4 Haziran 2011 Cumartesi

gezmek, seyahat etmek, görmek, tanımak, yazmak yazma

Hayat felsefemi bu öğeler üzerine temellendirmeye karar verdim. Ortam sakin, yalnızım, yalnız bir hayat kurmaya çalışıyorum. Ama mutluyum. Yalnız olduğum için kendime karşı daha bir sorumluyum. Ama mutluyum. Her şeye rağmen her şey güzel olacak.

6 Mayıs 2011 Cuma

Sevmek ve mutsuzluk

Mutsuzluğu da sevmek gerekir.  Mutsuzluk, gerçekle yüzleşmek demektir. Her yüzleşmede ayrı bir darbe yersin. Şaşkına dönersin, ama mutsuzluk öğrenmek, olgunlaşmak, büyümek demektir. O yüzden mutsuzlukla da barışmak çok önemli bir meseledir. Mutsuzluk bazen bir neden bazen de bir sonuç göstergesidir. Neden durumlarında, kaçmak en sık başvurulan davranış biçimidir. Mutsuzluk bir sonuçsa, kaçmak gibi bir yolun yoktur. Çünkü o an, dört duvar arasında yapayalnız bir halde kalakalmışsındır.

Mutsuzluk, ağlamak, çıldırmak, uyuyamamak, uyanamamak, yiyememek ya da yemeden veya içmeden, içemeden duramamaktır… Öfke, halsizlik, isteksizlik, depresyon içinde, geceleri gündüz olamaması, gündüzleri akşamın bir türlü gelememesi hali yaşanır.

Boşluğa bakar durursun, kıpırdamadan, gözünü kırpmadan, konuşmadan…

Mutsuzluk için kötü bir şey denir.  Aslında kötü iyidir… Kötüden kaçmak değil, onu anlamak, onunla yaşamak gerekir…

Ben mutsuzluğun nedenini de sonucunu da severim. Sonuçta, zaten yalnızlık  halindeyimdir. Ki, bu benim için rahatsızlık verici bir unsur değildir. Mutsuzluk nedeni ise…

Sevdiğin için mutsuzsundur aslında. Sevdiklerin için. O sevdiklerini, onlar seni seviyor diye mi seversin? O zaman sen bir karşılığını almak için seviyorsundur. O zaman da zaten gerçek sevgi yoktur.

Ben mutsuz bir insanım. Çünkü deli gibi seviyorum. Sevdiklerimin beni sevip sevmemesi umrumda değil. Ben sevdiklerimden bir karşılık istemiyorum. Evet mutsuzum, ama ben mutsuzluğumu da sevdiğimle yaşamak istiyorum. Yalnızlığımı da, gözyaşımı da… Ben yaşamımın bir parçası olan sevdiğime olan görevimi sonuna kadar yerine getiriyorum. Onu hayatım elverdiğince, sonu gelene kadar, sevginin son damlasına kadar seviyorum…

Seni seviyorum,

8 Mayıs… Mutlu olman için mutsuzlukta yaşamam gerekse bile, Seni çok seviyorum…



26 Nisan 2011 Salı

Yok bu yazının başlığı

Bisiklete binip, pedalı çevirmeye çalışıp sonra düşmekten mi ibaret acaba hayat? Sonra tekrar deneyip tekrar düşmek, bir daha deneyip bir daha düşmek… Bir şeyleri anlamlandırma çabasına girdim de bugünlerde… Uyumsuzluklar içinde, çıldırma noktasına geliyor, sonra da bisikletten düşüyorum. Nedense bisiklet sürmeyi bir türlü öğrenemeyeceğimi sanıyorum.

İstanbul’un Edirne sınırına yakın bir semtinde, apartmanlar silsilesinin arasında bir yerlerde, penceremden dışarıdaki karanlığı izlerken düşünüyorum bu yazdıklarımı. Benim burada ne işim var gibilerinden yaşıyorum zaman denen o kavramı. Zaman, dengesiz, bencil, duyarsız, uyumsuz, acımasız kavram. İşine geleni unutur, istendiğinde geçmek bilmez, istenmediğinde su gibi gider. Bazen silip süpürür ne varsa önünde yutar gider. Bir bakarsın olmadık bir anda, olmadık şeyleri getirip gözünün önüne bırakıverir. Bazen de ne geçsin ne geçmesin, hangisi iyidir, hangisi kötü bilemezsin…

Sanırım işte bu noktada cebelleşiyorum zamanla. Bir arkama bakıyorum, bir önüme. O kadar yığın oluşmuş ki etrafımda, bilmiyorum neyi seçip neyi eleyeceğimi. Düzene sokayım, yok o da olmuyor. Oturmuş ağlıyorum şaşkınlık ve ne yapacağını bilmez bir halde.

Zaman… Nedir benimle alıp veremediğin?

**

Yirmi yıl önceyi düşündüm… Annem ve babamın birbirlerine düşmanken yaşadıklarımı… O zamanlar her akşam ağlar, dua ederdim bu durumdan kurtulmak için. Hayat çok zordu. Kendimi kitaplara vermiştim. Yatağıma uzanıp bütün günümü kitap okumakla geçirirdim. Böylece gerçek hayattan kopup, kitabın bana sunduğu hayaller alemine dalıp giderdim…
Hayat zordu. Ama şimdi de zor. Hiç bilemezdim bugünlere gelip bunları yaşayacağımı. Daha özgür olacağımı düşünürdüm. Yurtdışında dünyayı gezerken görürdüm kendimi. Şimdiyse, başka bir boyutta, çok daha ağır sorunlarla yüzleşmek mecburiyetindeyim. Şimdilerde yine kitaplara verdim kendimi. Kitaplara ihtiyacım var bu cehennemden kurtarıp hayallerin içine alması için beni… Gidesim var. Gidemiyorum. Gidemiyorum ama kalamıyorum da. Düşünmeyeyim diyorum. Olmuyor. Silip atayım bu beyni ve içindekileri… Yok, yok hiçbir şeyin çaresi…

Bu hayat beni hiç sevmedi….


29 Ocak 2011 Cumartesi

Eşsiz güzelliğiyle büyüleyen 'o yazar'la tanışma...

2011 yılının soğuk bir Ocak günü... Mevsimlerle inatlaşan hava, tam da o gün, yönünü kışa döndü. Yağmur, fırtına ve kar kokusu yüklü bir ortamda, bütün gece heyecandan uyuyamamış bir kız koşarak evden çıkmakta... Heyecanı, hayatının dönüm noktasını oluşturan bi buluşmadan kaynaklanmakta. Yıllarca kitaplarını okuduğu, kendine model olarak gördüğü ünlü bir yazar, röportaj teklifini kabul etmiş saat 10 buçukta kendisini hem de evinde beklemekte...

Nasıl heyecanlı olmasın bu kız. İlk defa bir yazarla buluşup, onunla sohbet edecek, evine gidecek. Bir daha böyle bir fırsat geçer mi eline, belirsiz. Sorular eksiksiz olmalı. Ne sorulması gerekiyorsa hepsini not almalı... Yazarın karşısına hazırlıklı çıkmalı...

O yağmurlu sabahta, heyecandan uyuyamamış ve ağzına bir lokma koyamamış o kız, koşarak Cevahir'e ulaşmaya çalışmakta. Aksilik bu ya, şemsiyesini unutmuştur. Saçlar tel tel dağılmıştır... Fotoğrafçıyı beklerken randevu saatini kaçırmak üzeredir. Üstelik yazarın telefonda tarif ettiği evi bulup bulamayacağı konusunda da tereddütlüdür.

Şans yine de o kızdan yanadır... Karşısına çıkan tüm aksiliklere rağmen, muhteşem buluşma gerçekleşmiştir. Kız, çoğu zaman yazarın güzelliği ve mükemmelliği karşısında donup kalsa da çok keyifli bir sohbet ortamı yaşanmıştır.

Ve o tarih, o buluşma, o fotoğraf, genç kızın ömrü boyunca unutamayacağı anılarının en üst sıralarında, hep hatırlanacaktır...

9 Ocak 2011 Pazar

'Hoşçakal' güzel bir sözcük değil

Hüzün getirir, üzüntü keder, karamsarlık, acı, melankoli...
Gözyaşı, mutsuzluk,
nedenler, sorgulamalar, depresyon, travma, yara, 
baş ağrısı, solgunluk, boşunalık, anlamsızlık, 
beklentilerin sonu,
veda....,
dalgınlık, haykırış, çeresizlik, bunalım, uçurum, koma,
intihar...
isyan, karanlık, umutsuzluk,
ÖLÜM
hayal kırıklığı, kayboluş, yok oluş,
yalnızlık
öfke, kriz
SESSİZLİK getirir
HOŞÇAKAL güzel bir sözcük değildir!
Kullanırken, sonuçlarına katlanmak gerekir...

3 Ocak 2011 Pazartesi

Rüya hırsızı


Bu anlatacaklarımı çok yakın bir arkadaşımdan dinledim.

Kendisi, herkeste bulunmayan birtakım özelliklere sahip. Bazı yetenekleri var. Doğaüstü demeyelim de, aslında ‘keşke böyle bir gücüm olsa’ denilebilecek tarzda, insanların düşüncelerini okumak. Hayır okumak da değil, rüyalarını yaşamak gibi bir şey. Biraz karışık. Çok sevdiği birisine yoğunlaştığı takdirde, geceleri onun rüyalarına girip, gerçek olmayan bir hayatta onunla yaşayabiliyor.

Hadi canım, demeyin. Bizzat yaşadım o dinlediklerimi. İnsan kendisini anlayabilip onunla düzgün iletişim kurduğu takdirde, içindeki bu özel yetenekleri keşfedebiliyor. Bunun için fazlasıyla sessiz kalmak, bol bol düşüncelere dalmak, ama bu düşünceler esnasında BAŞKA BİRİNİ değil, yalnızca kendisini düşünüp, ruhuna seslenebilmek gerekiyor.

Deli dolu görünüp de benliğini çok derinlere saklayabilen bu arkadaşım, çoğu zaman bilinen vatanından kopup başka ülkelere kaçar çalışmak bahanesiyle. Tüm sevdiği, bildiği, tanıdığı insanlardan milyarlarca kilometre uzaklıkta, etrafında yalnızca dağları, gökyüzünü görebildiği yerlerde yaşar. Burada bol bol kendisiyle kalıp bir nevi inzivaya çekilir.

Çok sonraları laf arasında bahsetmişti bana. “İnsan en çok sevdiklerinin canını acıtır. Ben bu tarz yaşamayı, sevdiklerimin kalbini kırmamak için seçtim” demişti.  “Ama uzak kalınca da acı çekiyorsun. Onu düşünmeden edemiyor, sesini duymak,  yüzünü görmek istiyorsun. Gülüşünü özlüyorsun, her şeyini özlüyorsun işte.”

Buna bir çare bulmak gerektiğini biliyor, bunun üzerine kafa yormayı sürdürüyormuş yine böyle düşüncelere daldığı zamanlarda. Sonra bir anda bir ampul yanmış kafasında.

Devamını, onun ağzından veriyorum:

“Keşke bu dünyada değil de, başka bir boyutta yaşayabilsek onunla diye düşünüyordum. Sonra gerçek hayata dönsek, ve hayatımıza kaldığımız yerden devam etsek… O sırada, birden televizyondaki sese gitti kulağım. National Geographic kanalında, ilginç bir belgesel film gösteriliyordu. Konusu ‘rüya’ idi. Rüyanın nasıl görüldüğü, neden oluştuğu, gerçek yaşamla bağlantısı gibi şeyler.
Dedik ki, şimdi gözlerimi kapasam, onun rüyalarına dalsam, rüyada onunla konuşsam. Her şey doğal, gizlenme yok. Neysek oyuz orada. Bunları bilsem…”

Ben imkansız diye bir şey tanımıyorum bu hayatta. Buna inanıyorum. Eğer isterse, yoğunlaşırsa, her şeyi yapabilir insan hayatta. Sadece kendi engelleri vardır. O engelleri kaldırıp kendisiyle baş başa kalması gerekir.
Şimdi, birini çok seviyorsam, onun üzerine yoğunlaşarak, rüyasının içine girip onunla konuşabiliyorum. Söylemek istediklerimi söylüyor, öğrenmek istediklerimi duyuyorum. Onunla başka bir boyutta yaşamayı öğrendim. Mutluluğumu rüyalarımda yaşıyor, uyandığımda da gerçek dünyanın gereklerini yerine getiriyorum.”

O yüzden bu arkadaşımın uykuyla arası çok iyidir. Mutluluğu yakalayabildiği, sevdikleriyle beraber olabildiği tek yer geceler ve rüyalardır. Boşuna demiyorlar ‘tatlı rüyalar’ diye.

Bu hayatta mutlu olamamışlara, rüyalarda mutluluklar diliyorum.

Uzaklardaki sevdiklerime selamlar.




  

1 Ocak 2011 Cumartesi

Andrea Guerra - La Finestra di Fronte



Sadece dinlenesi... Huzur verici bir akustik...
2010 benim için unutamayacağım güzellikleri yaşadığım bir yıldı
Dilerim 2011 daha güzel bir yıl olur hepimiz için
Sevdiklerimizle, onlardan hiç ayrılmamacasına birlikte olmak dileğiyle....
Hoşgeldin 2011

20 Aralık 2010 Pazartesi


Ben doğmadan önce arkamda sınırsız bir zaman vardı. Ben öldükten sonra da bitip tükenmeyecek bir zaman! Yaşarken hiç düşünmezdim bunları; ışıklar içinde yaşayıp giderdim, iki karanlık zamanın arasında...Mutluydum, mutluymuşum; şimdi anlıyorum
 -B.A.K.-

benim adım kırmızı

Benim Adım Kırmızı

Bir kitabı bitirdikten sonra hissedilen tatlı mutluluğun içerisindeyim.
Orhan Pamuk 'en iyimser romanım' diye tanımlamış her demecinde bu kitabı. Bu cümleyi her okuyuşumda, bunun anlamını çözmeye çalışır ve 'tipik bir reklam işte canım' der geçerdim.
Kitabı bitirdiğimde anladım ne demek istediğini. Hadi sonunu söylemeyeyim ama ilk defa mutlu bir son görüyorum Orhan Pamuk kitabında. İnsanda hafif bir tebessüm. O karakterlerin birbirine bağlanması ve bu zamana kadar bir hikaye olarak okuduğun o kitabın son satırlarında gerçekle bağdaşmasının verdiği bir hayret.

Ölümle başlayan, mutlu sonla biten ender kitaplardan.
Hani biraz da İhsan Oktay Anar tarzından. Müptelası çoktur bilirim, o yüzden bu yazarı zikrettim.
Yazımı okuduktan sonra kitabı okuma arzusu uyandıysa içinizde, yazım hedefe ulaşmış demektir.
Lakin zevkle açık açık dile getirmek isterim.
Orhan Pamuk, "gariptir, zor yazar, fikirlerini beğenmiyorum" filan demeyin. Önyargınızı bir kenara itin.
Alın okuyun.
Ha kalındır, küçük puntolarla yazılmıştır, tasviri ve osmanlıca kelimeleri boldur, kabul ediyorum. Lakin azimle ilerleyin, kitabın içinde çok hoş bir hikaye bekliyor sizi...

********
 Kitap gerçekten güzel. Etkilendim. Hatta okumuş ve bitirmiş olmaktan dolayı mutluyum.
Ancak, belki içinde bulunduğum duygularım, kitabın ilk cümlelerinden de esinlenmem sebebiyle, hafif şakacı tavrımı da takındığımın altını çizerek kısacık bir deneme tasvirledim. Üzerinde durulmasın. Sadece merakımdan dolayı böyle birşey hayal ettim ve yazdım. Herkese iyi okumalar dilerim...

********



Şimdi ben öldüm. Bu dünyayı terk ettim. Hep gitmek isterdim ya uzaklara. Gittim bu sefer.
Son nefes ya da veda hep hüzünlüdür ya. İyi ya da kötü insan olman da değildir sebep. Öyle, 'son' hep bir melankoloji içerir. Ya da alışkanlık, varlığın yokluğa gidiyor. Gidiş. Güle güle demek bile neden olabilir. Ya da o neden gidebildi de ben gidemedim anlamına da gelir. Şansına, kaderine bağlı bir şeydir. - kim hangisine inanıyorsa -

Ölüler üzülmez mi? Üzülüyormuş meğer. Bu bir heyecan yaratıyor insanda. Herkesin merak ettiği bir deneyimdir. Sonrası mistiktir. O mistisizmi keşfediş. farklı bir yolculuk. Belki de ilk defa uçağa bindiğim an gibi. Çok korkuyordum ama korku bir aksiyona dönüşüyor. Ya da helikoptere binişim. Onun gibi.

Öldüm, bedenimden ayrılıp hafifçe yükseliyorum yukarı doğru. İki melek kollarımdan kaldırıyorlar beni. şaşkın bir tebessüm yüzümde. Etrafıma bakıyor, üzülüyorum. Ben öldüğümün daha farkında değilim. Ama ağlayanları görünce anlıyorum bir gariplik olduğunu. Tanıdığım, kimini çok sevdiğimin kimini sevip sevmediğimi bilmediğim bir sürü yüz var aşağıda. Üstünün tamamen örtüldüğü bedenimin etrafındalar.

Ağlamayın! Ben iyiyim. Siz de iyi olun, aklım sizde kalmasın.

Haydi hoşçakalın...

19 Kasım 2010 Cuma

Lüsyen'den bir bölüm...

Nazım Hikmet ile Abdülhak Hamid Tarhan'ın karşılaşması...

(Kitaptan)

Haziran 1929 tarihli Resimli Ay dergisinde 'Putları Yıkıyoruz' başlıklı bir kampanya başlatıldı.
Fikir, dergide "her gün iki liraya iki bin kötü satır okumaya mecbur olan adamdan", yani düzeltmen Nazım Hikmet'ten çıkmıştı.
Resimli Ay'ın 'Eserlerinizi nasıl yazarsınız' anketine ünlü yazarların verdiği cevaplara kızmıştı Nazım...
Verilen karşılıkları okurken hemen karşısındaki masada oturan Sabiha Sertel'e "Bunların hangisi milli edip?" diye sormuştu. "Kimi tek konu olarak dış alemi biliyor, kimi içinde yaşadığı burjuva çevresinin çürük tiplerini işliyor. Bu memlekette halk yok mu, işçi köylü yok mu? Gerçekleri görmek istemiyorlar. Bu putları yıkmak lazım."
Derginin sahibi Zekeriya Sertel de bu fikre katılınca bir yazı serisi başladı.
(...) Kampanyanın ilk hedefi 'Şair-i Azam' Abdülhak Hamid'di.
Yazıda Nazım Hikmet'in kaleminden çıkıp imzasız yayınlanan şu satırlar vardı:
"Dahi-i Azam'ın en kuvvetli yazısını başka bir dile çevirin, bakın nasıl sırıtır. Başka bir dile değil, hatta bugün konuştuğumuz Türkçeye tercüme edin; bakın dahinin dehası nasıl sabun köpüğü gibi dağılıveriyor.
"Abdülhak Hamid Efendi Dahi-i Azam değildir. Azam'ı bir tarafa bırakalım, dahi olma özelliğine bile sahip değildir. (...)

Kampanya beklendiği gibi edebiyat aleminde büyük infial ve tartışma yarattı. Hamdullah Suphi küfürle karşılık verdi. Yakup Kadri kampanyayı 'harp yıllarında samanla karışık hamur yiyen neslin dejenere olması'yla açıkladı. Hatta bir grup üniversiteli derginin sahibi Sertel'in ofisini bastı.  (...)

Hamid yıkılacak putlar listesinde bir numaradaydı. Ve ilk balyozu genç neslin en iddialı kalemi vurmuştu.
Ne garip! O da vaktiyle kendinden önceki 'mumyalar'ı yıkarak gelmişti. Bugünün balyozlanan putlarından Yakup Kadri, o günlerde Hamid için ne demişti:
"Ey mumyalar kalkınız; sizin çürüdüğünüz bu mahzenin içinde yeni bir adam doğdu. Açın kapıları, kaldırın şu ağır kapağı; yeni adam bütün bir cihan önünde sizin trajedinizi tek başına oynayacak."
Yeni adam o günden sonra hep hürmetle omuzlara alınmış, nadiren eleştirildiğinde de kendisi aldırmamış, olgunlukla susmuş, hatta bazen hak verir görünmüştü.
Eskimeden önce o da 'eski'nin hücumuna uğramış, ancak mecbur kaldığında öfkesini mandar bir beyit ile ifade etmişti:

Yayımı asmadan evvelce ben attım okumu,
Bunu inkar ediyorlarsa yesinler şairin b.....u

(...)

'Ben deniz kızı Eftelya değilim!'

Diğer 'put'lar öfkeyle ayağa kalkarken herkes 'Şair-i Azam'ın ne tepki vereceğini merak ediyordu.
Hamid herkesi şaşırtan ama kendisine yaraşan bir hamle yaptı. Nazım'ı bir müddet sonra evine yemeğe davet etti.
Şimdi şaşırma, bocalama sırası Nazım'daydı.
Efsaneye göre tam o aralar, bir gece kapısını çalan Kadıköy Karakolu'ndan bir polis, uyku sersemi Nazım'a "Cumhurreisi Hazretlerinin Dolmabahçe Sarayı'nda kendisini beklediğini" söylemiş ve hemen giyinmesini istemişti.
Çünkü o gece huzurda açılan şiir sohbetinde Nazım'ın adı 'asrın en büyük şairi' olarak anılmış, Gazi de bu genç şairi merak edip sofrasına çağırmıştı. Lakin Nazım muhalifti. Bu tür emrivakilere boyun eğmekten hoşlanmazdı. Gelen polise "Paşa'ya benden selam söyleyin" demişti. "Ben deniz kızı Eftelya değilim."

Söylenene bakılırsa bu tersleme Dolmabahçe'ye ulaştığında Gazi sinirlenmemiş, tersine "Aferin çocuğa! İşte şair dediğin böyle olur" diye takdir beyan etmişti.

İşte bugünlerde Hamid'den gelen yemek daveti yeni bir ret cevabıyla karşılaşacak sanıldı.
Ama Nazım bu kez farklı bir tepki verdi.
"Mustafa Kemal'in davetini kabul etmedim. Ama bir şairinkini reddedemem."
Ve Maçka Palas'a gelip Hamidlere misafir oldu.

Gidenle gelenin tarihi buluşması

Kendisini kapıda Lüsyen karşıladı. Onu önce salona, sonra itina ile hazırladığı sofraya buyur etti. Gidenle gelenin tarihi buluşmasıydı bu.
Hamid, kendisine kafa tutan gence anlayışla yaklaştı: "Putları kırmakta haklısınız" dedi. "Ben de edebiyat hayatına atıldığım zaman sizin yaptığınız gibi, putlara savaş açmıştım. Divan edebiyatını yıktık, Tanzimat edebiyatını getirdik. Türk edebiyatında yeni hamleler yaptık. Biz onları yıktık, siz de bizi yıkacaksınız. "
Nazım hayretler içindeydi.
Hamid ona yazmakta olduğu büyük piyesten parçalar okudu. Ama daha da etkileyici bir jest sıradaydı:
Nazım'ın bir şiirini ezberden okudu.
Nazım, ezberinde Hamid'in tek bir şiirinin bile olmamasından utandı. Karşısındaki adamın devrilmesi gereken bir put değil, açık fikirli bir devrimci olduğuna inandı.
Dönüşte merakla bekleyen arkadaşlarına "Hamid büyük adam" dedi.
"Burjuva ama büyük şair. Uzun boylu olduğu için redingotla adeta bir İngiliz lorduna benziyordu. Hele gözündeki monoklu ha düştü ha düşecek diye ödüm patlıyordu. Beni mükemmel bir salona götürdüler. Avizeler XIV. Louis stili bir salon takımı... Kendimi sarayda sanıyordum. Bir sofra... bir sofra... Londra'dan getirtilmiş İskoç viskileri, çeşitli içkiler, masanın bir ucundan öbür ucuna kadar çeşitli mezeler... Ben sofrada mahcup bir çocuk gibiydim. Abdülhak Hamid sanat sohbeti açtı. Sanat tarihini, çeşitli edebiyat mekteplerini, şiirde, edebiyatta, tiyatroda meydana gelen değişimleri öyle bir anlattı ki, karşısında cehaletimi hissettim. Fakat ben de ona onun bilmediklerini, realist sanatı anlattım. Büyük bir ilgiyle dinledi. Toleransına hayran oldum. Oysa ben çetin tartışmalar yapacağız sanmıştım."

27 yaşındaki Nazım, ayrılırken hürmetle Hamid'in elini öptü. Öpmekle kalmadı, Akşam'da Orhan Selim imzasıyla 'Öptüğüm el' başlıklı bir yazıda, "Hamid'i şimdi anlamaya başlıyorum. Onun yürek derisini yüzerek bu sert kabuğun içinde tutuşan alevle gözlerim yeni yeni kamaşıyor" diye yazdı...

“Lüsyen’in arşivi gelirse kitabı baştan yazacağım” (milliyet söyleşi)


Can Dündar:“Hamid’in Atatürk için yazdığı şiirlerinde eski şiirlerinin tadı yok. Anıda, hatta mektupta rol yapabilirsiniz ama şiirde hayır. Bir insanın sevmediğine güzelleme yazması çok zordur. İkisi de birbirine mesafeli bence. Ama devrimlere inanıyor ve destekliyor.”
Şair-i Azam Abdülhak Hamid-Lüsyen Hanım aşkının romanını yazan Can Dündar: “Belçika’da bir tavan arasında Hamid’in Lüsyen’e yolladığı bazı mektuplar var. Gerçek Hamid o mektuplarda...”
Zannetmeyin ki, Lüsyen Hanım’la Abdülhak Hamid’in aşkını anlatan 550 sayfalık “Lüsyen” romatizmin doruklarında bir öykü. Belki öyle başlıyor. Kız
18 yaşında, adam 60...
Kız her şeyi bırakıp geliyor adama, evleniyorlar, adam ona Osmanlı’nın görkemini yaşatıyor. Buraya kadar iyi. Sonra Lüsyen bir İtalyan kontun peşinden gidiyor, onunla evleniyor. Hamid de razı geliyor bu evliliğe. Bu arada Lüsyen’le Hamid’in arasındaki tutku dolu mektuplaşma devam ediyor. “Efendiciğim”le başlayıp “Babacığım”la devam eden mektuplar...
Bu arada imparatorluk devriliyor, cumhuriyet kuruluyor. Hamid iki devrin de adamı olabiliyor. Aslında o bir anti-kahraman, sevemiyorsunuz.
Kitabın yazarı Can Dündar’la söyleşide Lüsyen konusunda ters düştük.
O, Lüsyen’in çıkarları peşinde Hamid’le kaldığını düşünüyor. Ben ise ona bunca şeye mal olan bir adama ancak gerçek aşkla bağlı olacağına inanıyorum.
İsterse dünyanın en güzel şiirlerini yazsın; gittikçe huysuzlaşan, hayatında her daim birden fazla kadına yer açan bir adamı sevmeye devam etmek kolay iş değil.
1966 yılında yapayalnız yaşadığı evinde, yatağının önünde ölüsü bulunduğunda baş ucunda Abdülhak Hamid’in fotoğrafı ve çerçevelenmiş şiirleri duruyordu.
“Lüsyen”, Can Dündar’ın iğneyle kuyu kazarak var ettiği, aşkın tariflerini zorlayan bir yaşamın kitabı.


18 yaşında bir genç kız, 60 yaşında Şair-i Azam... Birbirlerinden hoşlanmak için çok sebepleri var. Ama bu ilişkiyi sürdürmek için yeterli sebepleri var mı sizce?Ben de böyle baktım başta ama bu bakış açısı biraz oryantalist: 18’lik Avrupalı kız, bizim yaşlı Türk ile ne yapacak? Halbuki kızın babası bir kömür ocağında işçi şefi, Belçika taşrasından bir köylü kızı Lüsyen. 18 yaşının tazeliği var. Karşısındaki adam ise dünyayı fethetmiş. Koskoca Osmanlı’da şairlerin en iyisi. Lüsyen’e vaat ettiği, Osmanlı’nın başkentinde bambaşka bir hayat. Kolay kolay boşver diyemeyeceği bir teklif... Liege’de kalmayı seçseydi ben bugün “Lüsyen” diye bir kitap yazmazdım.

Kitabın adı neden sadece “Lüsyen”?Çünkü ben onun peşine takıldım. Baştan beri onun derdindeydim, hâlâ da uğraşıyorum. Kitap çıktı ama hâlâ bu sabah Belçika ile yazışıyordum. Çünkü Lüsyen’in arşivi Belçika’da bir tavan arasında duruyor. Ve ben o arşive ulaşamadan bu kitap çıktı diye perişan haldeyim.

 Ne var o arşivde?Hamid’in mektupları kayıp. Gerçek Hamid orada. Nedense resmi mektuplarını yayımladı, Lüsyen’e kendi mektuplarını yayımlattı ama ona yazdığı cevabi mektupları sakladı. Münevver Ayaşlı’nın anılarında küçücük bir paragraf gördüm. Diyor ki, Lüsyen ölmeden önce bu mektupları dönemin Belçika büyükelçisine emanet etti ve “Bunları kaçır” dedi. Kaçır dediğine göre o mektuplarda sakıncalı bir şeyler var.

“Bir devletin ve bir adamın iktidarsızlaşma serüveni”

Neden ulaşamıyorsunuz bu arşive?O büyükelçi ölmüş, çocukları da ölmüş... Uğraş didin, bir iz bulduk. Geçen ay birinin evinde Lüsyen’e ait kutular olduğunu öğrendik. Ben o tarihten beri “Durdurun, kitabı durdurun” havasına girdim. Fakat aristokrat bir aile, şatoda yaşıyorlar. Bir türlü o tavan arasına girip o kutuları çıkarmaya ikna edemedik. Kasım başında çıkaracaklarına dair söz aldık. Arşiv elimize geçerse kitabı baştan yazacağım. Eksik taşlar yerine oturacak.

Eksik taşlar demişken... Okur olarak bu hikayede hissettiğim en büyük eksiklik, Lüsyen ile Abdülhak Hamid arasındaki temas, yani seksti.Bilmediğim yerde durdum. Tahmin edersin ki çok güzel sahneler yazabilirdim. Ama bütün yazım serüvenim kendimi kamçılamaktan çok dizginlemek şeklindeydi. Ama şu kadarını yazdım: Bu kitap, tümüyle baktığınızda bir devletin ve bir adamın iktidarsızlaşma serüveni... Devlet böyle bir şairine sahip çıkamayacak kadar iktidar kaybına uğruyor. Hamid de sanıyorum ki iktidarsız bir adam. Muhtemelen tanıştıkları andan itibaren... Bu öykünün içinde seks olduğunu zannetmiyorum.

Gerçek olamayacak kadar platonik bir aşk mı bu? Acaba biz bugünün aşk anlayışından mı bakıyoruz diye düşünüyorum. İlişkiler çok içerik değiştiriyor. Bu kitapta benim de cevap aradığım sorulardan biri şu: İhtiyaç ve çıkarlar aşka dahil mi? Lüsyen şaşaalı hayatı seviyor, bu hayatı ona sunan bir adam. İçinde ten teması olmayan bir öykü aşka dahil mi?

“Hiçbir kurgu bana hakikat kadar büyük tat vermiyor”

Sizce dahil mi?Bunun aşk kalıbına girdiğini düşünüyorum. Aksi takdirde o ihtiraslı mektupları izah edemeyiz. Bu nasıl bir tutkudur? Bir kadın nasıl olup da önce “Efendiciğim” diye başladığı mektuplara sonraki yıllarda aynı şevk ve sevgiyle “Babacığım” diye devam edebilir? Bu öyküde “Babacığım” da aşka dahil...

O babacığım hitapları beni irkiltti. Bu nasıl bir “babacığım” bilmiyoruz. Kadın kocasının yanından yazıyor Hamid’e mektupları, onu evlerinde ağırlıyor. Yoksa bu başından itibaren bir baba-kız ilişkisi mi? Freudyen bir durum aslında. Bütün ipuçları var. Birisi bunun üzerine bir roman yazabilir! Hakikaten ben bunun romanını yazmayı çok isterim ama tuttum kendimi.

Neden gerçeğe hararetle sadık kalmak istediniz?Belgeselcilikten gelen bir çekingenlik... Hiçbir kurgu bana hakikat kadar tat vermiyor. İkincisi, yaşanmış bir şeye müdahalede bulunmak bana hepten yanlış geliyor. Bu konuda çok muhafazakarım.


“Hamid kadınlar mezarlığı üzerinde şiirler yazarak yürüyen bir adam”
Büyük bir aşk hikayesi bu. Ama hep Lüsyen’in aşkı olarak okudum. Hamid’in aşkına inandıracak doneler yoktu.

Bu, kadın bakış açısı. Çünkü kadın tek aşka inanıyor. Hamid ise diğer kadınlarla birlikte Lüsyen’e de âşık. Bu, haklı olarak, hiçbir kadının benimseyemeyeceği bir şey. Ama böyle bir erkek gerçekliği var. Hamid gibi erkek çok. Onun için kadın mülhime, yani ilham veren bir yaratık. Asla kadınsız kalamıyor ve tek kadının ilhamı yetmiyor. Gerçekten de zaman zaman kadın tamamen edebiyat için bir araç. Dönüp baktığımızda o kadınları tanımıyoruz ama o şiirleri ezbere biliyoruz. Edebiyat tarihi, büyük oranda kadın kanıyla yazılmıştır.

Siz Hamid’i sevdiniz mi?Ben şunu öğrendim hayatta; insanlar ayrı, eserleri ayrı... Hamid’de bir kadından vicdansızlık ölçüsünde istifade etmek var. Bir adam karısı ölüm döşeğindeyken onun ölümü üzerine yazdığı şiiri ona okur mu? Hamid okuyor. Beni kitapta en sarsan sahnelerden biri o oldu. Ama belki daha insancıl olsaydı “Makber” gibi bir şiiri yazamazdı. Şair dediğiniz, muhtemelen gözyaşı, kan, nefretin harmanından çıkıyor. Gözümde Hamid, bir kadınlar mezarlığı üzerinde şiirler yazarak yürüyen bir adam.

Sizin için hangisi öncelikli? İyi insan olmak mı, iyi yazmak mı?Galiba iyi insan olmak. En basitinden, bu kitapta ilkelerimden taviz vererek iyi yazar olmayı deneyebilirdim. Yapmadım. Çok ballandırarak bir gerdek gecesi sahnesi yazabilirdim ve kitap çok başka yere gidebilirdi. Çünkü gerdek gecesi bir kadının odasında iki erkek varsa bunun üzerine 40 kitap yazabilirsiniz. Orada tuttum kendimi. 


“Tek kadınlı hayata adapte olmayı samimiyetle isteyenlerdenim”
Bir erkeğin birden fazla kadını aynı anda sevmesi onun “iyi bir insan” olarak değerlendirilmesine engel mi?Bence hayır. Bu algılar, hepimiz biliyoruz ki dönemsel. Bunu 150 yıl önce konuşuyor olsaydık böyle bir soru olmayacaktı.

Neden? 150 yıl önce bir kadın sevdiği adam bir başka kadını daha seviyor diye üzülmüyor muydu?Üzülüyordu mutlaka ama “İyi insan mıdır değil midir?”i tartışmıyordu. Biz çok kadınlı erkek düzeninden tek kadınlı erkek düzenine geçen, pederşahi bir toplumun sancıları içinde bu soruları soruyoruz. Erkek milletine, kırbaçlaya kırbaçlaya “Sen olduğundan başka bir şey olmak zorundasın aslanım” demeye gayret ediyoruz. O da anlatmaya çalışıyor ki, “Benim dedelerimin dedeleri de, dedelerim de çok kadınlı yaşadı. Babam böyle yaşadı. Bana gelince durdu bu hikaye. Ben neden 1500 yıllık bu saltanatın en talihsiz halkasına denk geldim?”

Neredeyse acıyacağım.Acındırmak için söylemiyorum. Kadın için ne kadar incitici olduğunu biliyorum ama erkek için de nasıl bir travma olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Kültürel genetiğinde böyle bir durum olan bir erkek, şu anda kendini yeni koşullara adapte etmeye çalışıyor ve zorlanıyor. Samimiyetle isteyeni var, rol yapanı var, yapamayanı ve yapmayanı var.

Siz hangisisiniz?Samimiyetle isteyenlerdenim.


“Kitap bitene kadar sakalımı kesmedim”“Bu kitapla “Hayatta ne yapmak istiyorum?” sorusunun cevabından biraz daha emin oldum. Temmuz ve ağustos kendime çok şaştığım aylar oldu. “Kitap bitene kadar sakalımı kesmeyeceğim” diye ahdettim. Sonunda kendimi görünce şaşırdım. Önceki yaz oturmuştum bilgisayarın başına. Geçen yaz da iki ay Bodrum’da neredeyse hiç dışarı çıkmadan yazdım. “Nihayet” dedim, “Asıl yapmak istediğim şeyi yapıyorum.” Evdekilerin de çok hoşuna gitti. İlk önce eşim okudu. Oğlum da şiir yazıyordu, onunla birlikte sabahladık. O bana, ben ona yazdıklarımızı okuduk.”

“Lüsyen Hanım’ın mezar taşı bile yok, ben yaptırmak istiyorum”“Çözemediğim konulardan biri de Hamid öldükten sonra Lüsyen’in İstanbul’da kalmaya devam etmesi. Hamid öldükten sonra Türkiye Lüsyen’i unutmuş gibi görünüyor. Müthiş bir kimsesizlik, cenazesinde kimse yok. Bir mezarı bile yok neredeyse. Lüsyen Hanım’ın mezarına kitap baskıya girdikten sonra gittim. İnanamadım. Sadece bir tümsek... Ne bir mezar yapılmış ne bir taş dikilmiş. Ben yaptırayım diye düşündüm. Bu kadınla iki yıldır birlikteyim ve ona bir gönül borcum var. Hamid’in mezarıyla onunkini karşılaştırınca bir kez daha gördüm ki, tarih kadınlara çok büyük haksızlık etmiş. O şiirlerin ne kadarı Hamid’e ait, ne kadarı Lüsyen’in katkısı, kimse bilemez.”