19 Nisan 2012 Perşembe

sen onu severken



 “Yağmurda ıslanmayı sevmiyorum ben.” Israrla söylüyorum bunu. Sırılsıklam olmak istemiyorum. Ama bugün başka. Bugün ıslanmak istedim yağmurda. Herkesin kaçarcasına sığınacak yer aradığı ıslak ve karanlık yollarda yürümeye başladım. Bu akşam sevdim yağmuru.
Neden sevmediğimi düşündüm sonra. Yağmur yalnızlığımı hatırlatıyordu bana. En güzel anlarımı paylaştığım insanların artık olmadığını, o anların da yavaş yavaş yalanlaştığını yüzüme vuruyordu yağmur.
Yağmur yağdıkça ağlıyordum.
Ağlamak ağlamak, ağlayarak içimi akıtmak…

***

Telefon çaldı.
İsmini ekranda görünce heyecanlandım yine.  Uzun zamandır olduğu gibi, yine kesik kesik konuşmaya başladık. Sen konuştun, ben hiç unutmak istemediğim sesini hafızama kazıdım nefes nefes. Sen anlattın.. Eski eşyalarını temizlediğini, kitaplarının arasında bir mektup bulduğunu, mektubu okuduğunu…
Sessizleştim. Yüzüm düştü, sen fark etmedin. Onu anlatıyordun. Onunla yaşadıklarını anlatıyordun yine.
Benimle onu yaşamaya devam ediyordun.
Ne dememi beklediğini düşündüm, bilemedim. Ne diyeceğimi de bilemedim, bir şey demedim.

***

Yağmuru çok sevdiğini biliyorum. Bana seni hatırlattığı için yağmuru sevmiyorum.

***

Aslında yağmuru çok seviyorum. Sevmiyorum dediğim birçok şeyi aslında çok seviyorum. Kendimi ikna etmeye çalışıyorum sevmediğime.
Bu karanlık ve yağmurlu ve sessiz havalar bana hep seni hatırlatıyor.
Nasıl anlatsam, aslında ben seni hiç unutamıyorum.

***


Unuttum seni. Hayatıma kaldığım yerden devam ettim her gün. Sen diye biri yokmuş gibi yürüdüm yollarda. Sabah seni düşünmüyor gibi kalktım yataktan, giyindim ve çıktım evden her gün. Sana söylemiyormuş gibi dinledim müzikleri. Aynı gökyüzüne baktığımı düşündüğüm biri yok dedim. İsmin hecelendiğinde kalbimin acıdığı bir an yaşamamışım gibiyim. Çok kötü şeyler geldi başıma, çok güzel anılarım oldu. Onları paylaşmak istediğim birine ihtiyaç duymadım.
Sen böyle hisset istedim. Ben bunların hepsini mış gibi yaptım.
Ama aslında ben seni hiç unutmadım.

***
Telefon çaldı. İsmini görünce heyecanlandım yine. Ben o telefonu açtım.
Ama sen açtığımı hiç bilmedin.
Sen açtığımı bilme istedim. Benimle onunla konuşuyormuş gibi konuşma istedim.
Sonra sen beni bir daha hiç aramadın. Ama ben hep seninle konuştum.

Sen onu severken…

18 Ekim 2011 Salı

yağmur bu sözcükleri getirdi bu gece hayatıma

Belleğimde donup kalmış fotoğraf kareleriyle geçmiş ve şimdi arasında dolaşırken, hayatıma dahil olan yeni yüzleri tedirgin bir bakış içerisinde kabullenmeye çalışıyorum. Yeniyi her zaman olduğu gibi önyargıyla karşılıyorum. Ve daha önceki zamanlarda olduğu gibi, giden birinin yerini birkaç kişiyle doldurmaya çalışıyorum.
Güne yazların sıcak güneşiyle uyandığım umutlu uyanışlarım geride kaldı. Şimdilerde yine umut var ama yağmurlu, karanlık sabahlarda, karamsar hafif de hüzün kokan ‘umut kırıntıları’ barındırıyorum. Gidenleri daha çok hatırlatıyor bu hava. Ama ‘Her şeye rağmen devam, yürümek zorundasın’ diye mırıldanıyor bana yağmur damlaları.
Sevdiklerim çok çok uzaklarımda. Kimi sevenlerim… Belki de yok denecek kadar uzakta. Yalnızlığıma bir dost arıyorum okuduğum kitaplarda. Ya da makinamla, çektiğim fotoğraflarda.
Buna şükür, demeye korkuyorum, elimde kalan güzellikler de kayıp gidiverecek gibi duruyor avucumda. Gidişlere ağlıyorum. Ama içimden. Dayanamam dediğim acıları yaşayanlara teselli olmamak da koyuyor adama.
Üzülüyorum. Üzüyorum da. İstemiyorum ama kabulleniyorum sonra. Ya kırılacak, ya kıracaksın. İçim acıyor, başka çare bulamıyorum. Ufak mutluluklar gelip geçiyor önümden. Belki bir süre mola veriyor yanı başımda. Eğleniyor, gülüyoruz. Sonra o öldürücü sessizliğin gölgesi düşüp kalıyor gözlerimizin perçeminde. Karanlıkta aydınlanan ampuller gibi yapay bir ışıkla önümüzü görmeye çalışıyor, topallayıp devam ediyoruz yolumuza…

12 Ekim 2011 Çarşamba

Bu tembel kediden yok hiç bir farkım....

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Hiçbir rastlantı rastlantı değildir!


Bir zamanlar sıklıkla uzun uzun sohbetler gerçekleştirdiğimiz, ama şimdilerde bazı nedenlerden dolayı birbirimize cümleler dahi kurmaktan imtina ettiğimiz bir arkadaşımın demirbaş sözlerinden biridir bu. Zamanında sık sık ‘tesadüf ve şans’ üzerine yorumlar yapardık. Ben, hayatta tesadüfün de şansın da varlık gösterdiğini ve iki kavram arasında büyük ayrımlar olduğunu diretirken o her iki kavramı da inkar etmek konusundaki ısrarına devam ederdi.

Geçenlerde önemli bir holdingin CEO’su ile gerçekleştirdiğim bir söyleşi esnasında tekrar duydum bu cümleyi. İçinde başka anlamlar yüklüydü, başka nedenlerden dolayı sarf edilmişti. Ama insanoğlunun tuhaf bilinçaltı oyunlarından birine maruz kalarak maziye doğru bir yolculuğa çıkmıştım bile bu cümle üzerine.

Mühendislikte giriş teoremiymiş bu cümle, CEO’nun söylediğine göre…

İçinde mühendis geçen bir cümle, bana hep somut, gerçek, net sözcüklerinin çağrışımını yaptığındandı herhalde, bir anda benimseyip boyun eğiverdim bu söyleme… Rastlantı benim için kurgusal, gerçekliğini yitirmiş bir anlama bürünüverdi birdenbire.

Rastlamak, denk gelmek, anlamlandıramadığımız hadiseleri elbette ki bir nedene bağlamış olmak için de ‘ne kadar büyük bir rastlantı’ deyiverir, şaşkınlığımızı böyle bir nida ile bağlamış oluveririz işte…

Yıllardır görmediğimiz bir insan neden çıkıverir birdenbire, koskoca dünyada karşımıza?

Hiç ummadık bir zamanda geçmişten gelen hiç ummadığımız bir anı neden canlanıverir düşüncemizde?

Binmemiz gereken bir otobüse yetişmeye çalışırken üzerimize kahve dökülüp yolumuzu değiştiriveririz ve o anda hayat eşinle karşılaşıverirsin parkta…

Ya da bir restoranda yanlışlıkla erkekler tuvaletine girersin ve sürprizJ sence bir tesadüf, bir rastlantı mıdır bu?

Ben ve sen…

Rastlantı olarak adlandırdığım (ız) ne de çok şey yaşamışızdır geçmişte…

İki gündür kafamın içinde bu cümle yankılanıp duruyor. Attığım her adım, yaptığım her hareket, öteki ‘ben’in bu söylemi kulağıma bağıra çağıra söylemesine neden oluyor.

Biliyoruz, ama bazen unutuyoruz. Bu hayat, o kadar devasa boyutta gizem unsuru taşıyor ki içinde, biz ancak çok küçük bir parçasını fark edebiliyoruz. Zaten çoğu zaman da bakmasını, görmesini bilemiyoruz, hissedemiyoruz, bize sunulan işaretlerin üzerine basıp, onları ezip geçiyoruz…

Sonra da pek çoğu nedensiz ve anlamsız olmak üzere isyan ediyoruz, küsüyoruz, üzülüyoruz…

Gerek yok. 

Sadece daha hisli yaşa, yaşadığının farkına vararak yaşa.

Karşına ‘rastlantı’ olarak nitelendirebileceğin bir şey çıktığında, ‘bunun bir rastlantı olmadığını’ ayrımsa… O rastlantının ilerleyen zaman dilimi içinde karşına çok daha farklı bir formatta çıkacağını unutma. Olaya bu açıyla bak…

Mutlu olmak istiyorsan, bunu mutlaka yap…

24 Ağustos 2011 Çarşamba

'Gerçek' denen şey gerçek midir?

Bir film geldi aklıma... 60'lı yılların kült filmidir. İsmi lazım değil. Adamın biri, hayatını fotoğraf çekerek kazanmaktadır. Döneminin de ünlülerindendir. Çevresinde birçok güzel kız vardır... Para, pul, şöhret... Neyse, bunlar önemli değil.

Bu adam, sağda solda fotoğraf çeker... Güzel olanı, gerçek olanı dondurarak karanlık odasına hapseder, sonra onlara birer kağıt parçasında tekrar hayat vererek bir nevi ölümsüz kılar. Derken birgün başına tuhaf birşey gelir...
Bu adam, yine böyle ölümsüzleştirecek kareler aramaktadır. Bol yeşillikli bir parkın ortasında, doğanın güzelliklerine kendi gözüyle yeniden can verme uğraşı içindedir gördüklerine. 'Gerçek'liklere...

Fotoğraflar karanlık odada hayat bulurken, adamın gözüne bir görüntü takılıverir. ağaçların arasında elindeki silahı bir adama doğrultmuş bir kadın görünmektedir.

Adam dehşete uğrar. Acaba yanılsama mı diye fotoğrafı büyütür, tekrar bakar. Olmadı büyüteç alır eline bir daha bakar, bir daha bakar. İnanılmaz, orada silahlı bir kadın durmakta...

Koşarak çıkar evden, olay mahaline, o parka gider ve bir iz arar cinayete dair. lakin bulamaz. Böyle birşey yaşanmamış gibidir...

Film bu olay üzerine kurgulu... Adam, filmin sonuna kadar farkında olmadan tanıklık ettiği cinayete dair ufacık da olsa bir iz bulmak için uğraşır durur. Uğraşır ama bulamaz...

Kafayı yeme noktasında hem adamın hem de izleyicinin kafasında 'gerçek' denen algının anlamı sorgulanır...

****

Yoksa siz de mi aynı sorgulama içine düştünüz?

Sizin de sizden başka kimsenin bilmediği, duymadığı, görmediği gerçekleriniz mi var?

Peki kimsenin bilmediği gerçek, gerçekten var mıdır?

Bilinmezlik gerçek midir? Yoksa gerçek olması için bilinmesi mi gerekir?

Peki siz çevrenizdekilerin sizi bildiği, tanıdığı kişi misiniz?
Yoksa çevrenizdekilerin tanıdığının aksine apayrı bir kişilik misiniz?

O halde siz gerçek misiniz?


7 Haziran 2011 Salı

Her İnsan Öldürür Sevdiğini

Her insan öldürür gene de
sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!

Kimisi aşkını gençlikte
öldürür,
Yaşını başını almışken kimi;
Biri Şehvet'in elleriyle
boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.

Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı;
Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür
sevdiğini,
Gene de ölmez insan.

Oscar Wilde

4 Haziran 2011 Cumartesi

gezmek, seyahat etmek, görmek, tanımak, yazmak yazma

Hayat felsefemi bu öğeler üzerine temellendirmeye karar verdim. Ortam sakin, yalnızım, yalnız bir hayat kurmaya çalışıyorum. Ama mutluyum. Yalnız olduğum için kendime karşı daha bir sorumluyum. Ama mutluyum. Her şeye rağmen her şey güzel olacak.