7 Haziran 2011 Salı

Her İnsan Öldürür Sevdiğini

Her insan öldürür gene de
sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!

Kimisi aşkını gençlikte
öldürür,
Yaşını başını almışken kimi;
Biri Şehvet'in elleriyle
boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.

Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı;
Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür
sevdiğini,
Gene de ölmez insan.

Oscar Wilde

4 Haziran 2011 Cumartesi

gezmek, seyahat etmek, görmek, tanımak, yazmak yazma

Hayat felsefemi bu öğeler üzerine temellendirmeye karar verdim. Ortam sakin, yalnızım, yalnız bir hayat kurmaya çalışıyorum. Ama mutluyum. Yalnız olduğum için kendime karşı daha bir sorumluyum. Ama mutluyum. Her şeye rağmen her şey güzel olacak.

6 Mayıs 2011 Cuma

Sevmek ve mutsuzluk

Mutsuzluğu da sevmek gerekir.  Mutsuzluk, gerçekle yüzleşmek demektir. Her yüzleşmede ayrı bir darbe yersin. Şaşkına dönersin, ama mutsuzluk öğrenmek, olgunlaşmak, büyümek demektir. O yüzden mutsuzlukla da barışmak çok önemli bir meseledir. Mutsuzluk bazen bir neden bazen de bir sonuç göstergesidir. Neden durumlarında, kaçmak en sık başvurulan davranış biçimidir. Mutsuzluk bir sonuçsa, kaçmak gibi bir yolun yoktur. Çünkü o an, dört duvar arasında yapayalnız bir halde kalakalmışsındır.

Mutsuzluk, ağlamak, çıldırmak, uyuyamamak, uyanamamak, yiyememek ya da yemeden veya içmeden, içemeden duramamaktır… Öfke, halsizlik, isteksizlik, depresyon içinde, geceleri gündüz olamaması, gündüzleri akşamın bir türlü gelememesi hali yaşanır.

Boşluğa bakar durursun, kıpırdamadan, gözünü kırpmadan, konuşmadan…

Mutsuzluk için kötü bir şey denir.  Aslında kötü iyidir… Kötüden kaçmak değil, onu anlamak, onunla yaşamak gerekir…

Ben mutsuzluğun nedenini de sonucunu da severim. Sonuçta, zaten yalnızlık  halindeyimdir. Ki, bu benim için rahatsızlık verici bir unsur değildir. Mutsuzluk nedeni ise…

Sevdiğin için mutsuzsundur aslında. Sevdiklerin için. O sevdiklerini, onlar seni seviyor diye mi seversin? O zaman sen bir karşılığını almak için seviyorsundur. O zaman da zaten gerçek sevgi yoktur.

Ben mutsuz bir insanım. Çünkü deli gibi seviyorum. Sevdiklerimin beni sevip sevmemesi umrumda değil. Ben sevdiklerimden bir karşılık istemiyorum. Evet mutsuzum, ama ben mutsuzluğumu da sevdiğimle yaşamak istiyorum. Yalnızlığımı da, gözyaşımı da… Ben yaşamımın bir parçası olan sevdiğime olan görevimi sonuna kadar yerine getiriyorum. Onu hayatım elverdiğince, sonu gelene kadar, sevginin son damlasına kadar seviyorum…

Seni seviyorum,

8 Mayıs… Mutlu olman için mutsuzlukta yaşamam gerekse bile, Seni çok seviyorum…



26 Nisan 2011 Salı

Yok bu yazının başlığı

Bisiklete binip, pedalı çevirmeye çalışıp sonra düşmekten mi ibaret acaba hayat? Sonra tekrar deneyip tekrar düşmek, bir daha deneyip bir daha düşmek… Bir şeyleri anlamlandırma çabasına girdim de bugünlerde… Uyumsuzluklar içinde, çıldırma noktasına geliyor, sonra da bisikletten düşüyorum. Nedense bisiklet sürmeyi bir türlü öğrenemeyeceğimi sanıyorum.

İstanbul’un Edirne sınırına yakın bir semtinde, apartmanlar silsilesinin arasında bir yerlerde, penceremden dışarıdaki karanlığı izlerken düşünüyorum bu yazdıklarımı. Benim burada ne işim var gibilerinden yaşıyorum zaman denen o kavramı. Zaman, dengesiz, bencil, duyarsız, uyumsuz, acımasız kavram. İşine geleni unutur, istendiğinde geçmek bilmez, istenmediğinde su gibi gider. Bazen silip süpürür ne varsa önünde yutar gider. Bir bakarsın olmadık bir anda, olmadık şeyleri getirip gözünün önüne bırakıverir. Bazen de ne geçsin ne geçmesin, hangisi iyidir, hangisi kötü bilemezsin…

Sanırım işte bu noktada cebelleşiyorum zamanla. Bir arkama bakıyorum, bir önüme. O kadar yığın oluşmuş ki etrafımda, bilmiyorum neyi seçip neyi eleyeceğimi. Düzene sokayım, yok o da olmuyor. Oturmuş ağlıyorum şaşkınlık ve ne yapacağını bilmez bir halde.

Zaman… Nedir benimle alıp veremediğin?

**

Yirmi yıl önceyi düşündüm… Annem ve babamın birbirlerine düşmanken yaşadıklarımı… O zamanlar her akşam ağlar, dua ederdim bu durumdan kurtulmak için. Hayat çok zordu. Kendimi kitaplara vermiştim. Yatağıma uzanıp bütün günümü kitap okumakla geçirirdim. Böylece gerçek hayattan kopup, kitabın bana sunduğu hayaller alemine dalıp giderdim…
Hayat zordu. Ama şimdi de zor. Hiç bilemezdim bugünlere gelip bunları yaşayacağımı. Daha özgür olacağımı düşünürdüm. Yurtdışında dünyayı gezerken görürdüm kendimi. Şimdiyse, başka bir boyutta, çok daha ağır sorunlarla yüzleşmek mecburiyetindeyim. Şimdilerde yine kitaplara verdim kendimi. Kitaplara ihtiyacım var bu cehennemden kurtarıp hayallerin içine alması için beni… Gidesim var. Gidemiyorum. Gidemiyorum ama kalamıyorum da. Düşünmeyeyim diyorum. Olmuyor. Silip atayım bu beyni ve içindekileri… Yok, yok hiçbir şeyin çaresi…

Bu hayat beni hiç sevmedi….


29 Ocak 2011 Cumartesi

Eşsiz güzelliğiyle büyüleyen 'o yazar'la tanışma...

2011 yılının soğuk bir Ocak günü... Mevsimlerle inatlaşan hava, tam da o gün, yönünü kışa döndü. Yağmur, fırtına ve kar kokusu yüklü bir ortamda, bütün gece heyecandan uyuyamamış bir kız koşarak evden çıkmakta... Heyecanı, hayatının dönüm noktasını oluşturan bi buluşmadan kaynaklanmakta. Yıllarca kitaplarını okuduğu, kendine model olarak gördüğü ünlü bir yazar, röportaj teklifini kabul etmiş saat 10 buçukta kendisini hem de evinde beklemekte...

Nasıl heyecanlı olmasın bu kız. İlk defa bir yazarla buluşup, onunla sohbet edecek, evine gidecek. Bir daha böyle bir fırsat geçer mi eline, belirsiz. Sorular eksiksiz olmalı. Ne sorulması gerekiyorsa hepsini not almalı... Yazarın karşısına hazırlıklı çıkmalı...

O yağmurlu sabahta, heyecandan uyuyamamış ve ağzına bir lokma koyamamış o kız, koşarak Cevahir'e ulaşmaya çalışmakta. Aksilik bu ya, şemsiyesini unutmuştur. Saçlar tel tel dağılmıştır... Fotoğrafçıyı beklerken randevu saatini kaçırmak üzeredir. Üstelik yazarın telefonda tarif ettiği evi bulup bulamayacağı konusunda da tereddütlüdür.

Şans yine de o kızdan yanadır... Karşısına çıkan tüm aksiliklere rağmen, muhteşem buluşma gerçekleşmiştir. Kız, çoğu zaman yazarın güzelliği ve mükemmelliği karşısında donup kalsa da çok keyifli bir sohbet ortamı yaşanmıştır.

Ve o tarih, o buluşma, o fotoğraf, genç kızın ömrü boyunca unutamayacağı anılarının en üst sıralarında, hep hatırlanacaktır...

9 Ocak 2011 Pazar

'Hoşçakal' güzel bir sözcük değil

Hüzün getirir, üzüntü keder, karamsarlık, acı, melankoli...
Gözyaşı, mutsuzluk,
nedenler, sorgulamalar, depresyon, travma, yara, 
baş ağrısı, solgunluk, boşunalık, anlamsızlık, 
beklentilerin sonu,
veda....,
dalgınlık, haykırış, çeresizlik, bunalım, uçurum, koma,
intihar...
isyan, karanlık, umutsuzluk,
ÖLÜM
hayal kırıklığı, kayboluş, yok oluş,
yalnızlık
öfke, kriz
SESSİZLİK getirir
HOŞÇAKAL güzel bir sözcük değildir!
Kullanırken, sonuçlarına katlanmak gerekir...

3 Ocak 2011 Pazartesi

Rüya hırsızı


Bu anlatacaklarımı çok yakın bir arkadaşımdan dinledim.

Kendisi, herkeste bulunmayan birtakım özelliklere sahip. Bazı yetenekleri var. Doğaüstü demeyelim de, aslında ‘keşke böyle bir gücüm olsa’ denilebilecek tarzda, insanların düşüncelerini okumak. Hayır okumak da değil, rüyalarını yaşamak gibi bir şey. Biraz karışık. Çok sevdiği birisine yoğunlaştığı takdirde, geceleri onun rüyalarına girip, gerçek olmayan bir hayatta onunla yaşayabiliyor.

Hadi canım, demeyin. Bizzat yaşadım o dinlediklerimi. İnsan kendisini anlayabilip onunla düzgün iletişim kurduğu takdirde, içindeki bu özel yetenekleri keşfedebiliyor. Bunun için fazlasıyla sessiz kalmak, bol bol düşüncelere dalmak, ama bu düşünceler esnasında BAŞKA BİRİNİ değil, yalnızca kendisini düşünüp, ruhuna seslenebilmek gerekiyor.

Deli dolu görünüp de benliğini çok derinlere saklayabilen bu arkadaşım, çoğu zaman bilinen vatanından kopup başka ülkelere kaçar çalışmak bahanesiyle. Tüm sevdiği, bildiği, tanıdığı insanlardan milyarlarca kilometre uzaklıkta, etrafında yalnızca dağları, gökyüzünü görebildiği yerlerde yaşar. Burada bol bol kendisiyle kalıp bir nevi inzivaya çekilir.

Çok sonraları laf arasında bahsetmişti bana. “İnsan en çok sevdiklerinin canını acıtır. Ben bu tarz yaşamayı, sevdiklerimin kalbini kırmamak için seçtim” demişti.  “Ama uzak kalınca da acı çekiyorsun. Onu düşünmeden edemiyor, sesini duymak,  yüzünü görmek istiyorsun. Gülüşünü özlüyorsun, her şeyini özlüyorsun işte.”

Buna bir çare bulmak gerektiğini biliyor, bunun üzerine kafa yormayı sürdürüyormuş yine böyle düşüncelere daldığı zamanlarda. Sonra bir anda bir ampul yanmış kafasında.

Devamını, onun ağzından veriyorum:

“Keşke bu dünyada değil de, başka bir boyutta yaşayabilsek onunla diye düşünüyordum. Sonra gerçek hayata dönsek, ve hayatımıza kaldığımız yerden devam etsek… O sırada, birden televizyondaki sese gitti kulağım. National Geographic kanalında, ilginç bir belgesel film gösteriliyordu. Konusu ‘rüya’ idi. Rüyanın nasıl görüldüğü, neden oluştuğu, gerçek yaşamla bağlantısı gibi şeyler.
Dedik ki, şimdi gözlerimi kapasam, onun rüyalarına dalsam, rüyada onunla konuşsam. Her şey doğal, gizlenme yok. Neysek oyuz orada. Bunları bilsem…”

Ben imkansız diye bir şey tanımıyorum bu hayatta. Buna inanıyorum. Eğer isterse, yoğunlaşırsa, her şeyi yapabilir insan hayatta. Sadece kendi engelleri vardır. O engelleri kaldırıp kendisiyle baş başa kalması gerekir.
Şimdi, birini çok seviyorsam, onun üzerine yoğunlaşarak, rüyasının içine girip onunla konuşabiliyorum. Söylemek istediklerimi söylüyor, öğrenmek istediklerimi duyuyorum. Onunla başka bir boyutta yaşamayı öğrendim. Mutluluğumu rüyalarımda yaşıyor, uyandığımda da gerçek dünyanın gereklerini yerine getiriyorum.”

O yüzden bu arkadaşımın uykuyla arası çok iyidir. Mutluluğu yakalayabildiği, sevdikleriyle beraber olabildiği tek yer geceler ve rüyalardır. Boşuna demiyorlar ‘tatlı rüyalar’ diye.

Bu hayatta mutlu olamamışlara, rüyalarda mutluluklar diliyorum.

Uzaklardaki sevdiklerime selamlar.